15 Ekim 2026 Perşembe

DOĞA İNTİKAM ALMAZ, HAFIZASINI HATIRLATIR: İSTANBUL NEDEN YİNE SULAR ALTINDA

İstanbul bir kez daha yağmura ve sulara teslim oldu. 14–15 Ekim tarihlerinde etkili olan şiddetli yağışlarda yollar, alt geçitler, evler ve iş yerleri sular altında kaldı; araçlar sel sularında mahsur kaldı, bazı bölgelerde dereler taştı.

Fakat bütün bunların ardından yine aynı cümleyi kurarsak meseleyi eksik anlatmış oluruz:

Çok yağmur yağdı, İstanbul’u sel bastı.

Gerçekten sorun sadece bu mu? yalnızca yağmur mu?

Yoksa yıllardır derelerin önünü kesen, toprağı betonla kaplayan, vadileri yapılaşmaya açan, suyun doğal yollarını değiştiren ve kentin organik yapısını bozan bizler miyiz?

Belki de asıl sormamız gereken soru şu:

İstanbul’u yağmur mu basıyor, yoksa yaptığımız şehir mi yağmuru felakete dönüştürüyor?

Su, eski yolunu unutmaz.

Bir dere yatağına baktığımızda çoğu zaman yalnızca içinden bugün su geçen dar bir kanal görürüz.

Oysa dere yatağı yalnızca derenin normal günlerde kapladığı alan değildir. Şiddetli yağış geldiğinde suyun yayılacağı, taşacağı, hızlanacağı ve sonunda ulaşacağı doğal güzergâhın bir parçasıdır.

İnsan bir dereyi beton duvarların arasına sıkıştırabilir. Üstünü kapatabilir. Yanına yollar, siteler, alışveriş merkezleri ve otoparklar yapabilir. Haritalardan adını bile silebilir.

Ama bütün bunlar suyun yüzyıllardır izlediği yolu ortadan kaldırmaz.

İşte şu son yağışlarda tekrar bu gerçekle yüz yüze geldik. Arnavutköy Bolluca’daki Alibey Deresi’nin taşması ve çevredeki yolların su altında kalması, bu gerçeğin güncel örneklerinden biri oldu. Ayamama Deresi’nin debisinin yükselmesi de yine İstanbul’un eski su yollarının büyük yağışlarda nasıl yeniden kendisini hatırlattığını gösterdi.

Çünkü şehir planlarını insanlar çizer.

Suyun haritasını ise topoğrafya çizer.

Ve bazen yüz yıl önce çizilmiş doğal bir harita, bugün hazırlanmış imar planından daha güçlüdür.

Doğal bir arazide yağmur yağdığında suyun önemli bir bölümü toprağa süzülür. Toprak suyu emer. Bitkiler suyu tutar. Vadiler suyu taşır. Sulak alanlar fazla suyu depolar. Dereler suyu denize ulaştırır. Yani doğanın kendi içinde kurulmuş bir denge ve dolaşım sistemi vardır.

Fakat modern kentte bu sistemin yerine ne koyduk? İşte cevabı: Asfalt, Beton, Binalar, Otoparklar, Yollar, Kaldırımlar, Yeraltı yapıları.

Toprağın suyu emebileceği alan küçüldükçe yağmur suyunun çok daha büyük bölümü yüzeyden ve çok daha hızlı biçimde akmaya başlar.

Bu kez birkaç saat içinde düşen yoğun yağışı yalnızca mazgalların, boruların ve kanalların taşımasını bekleriz. Ama daha çok bekleriz. Sonra sistem kapasitesini aştığında şaşırırız, sanki ilk kez karşılaşıyor gibi; Nasıl oldu da burayı yine su bastı? Diye cevabını bildiğimiz bir soruyu tekrar ederiz. Aslında cevap çoğu zaman gözümüzün önündedir. SUYUN GİDECEĞİ YERİ VE YOLLARI BİZ KAPATTIK.

Bir şehrin de organik yapısı vardır. Şehirleri yalnızca binalardan ve yollardan oluşan mekanik bir sistem gibi görmek, maalesef yanlışların en büyüğü. Bir kent aynı zamanda yaşayan bir ekosistemin üzerine kuruludur. Dereleri vardır, Vadileri vardır, Ormanları vardır, Toprağı vardır, Yeraltı suları vardır, Kıyıları vardır, Rüzgâr koridorları vardır. Bunların hepsi birbiri ile bağlantılıdır. İnsanoğlu bu bağlantıları sürekli kestiğinde doğanın organik bütünlüğünü bozar.

Bir dereyi kanal haline getirip üzerine bina yaptığımızda yalnızca görüntüyü değiştirmeyiz.

Bir vadiyi betonlaştırdığımızda yalnızca yeni konut alanı yaratmayız.

Bir ormanı ortadan kaldırdığımızda yalnızca ağaç kaybetmeyiz.

Doğanın birbirine bağlı çalışan parçalarından birini sistemden çıkarırız.

Ve bir süre sonra bunun sonuçları başka yerlerde, Sel olarak, Heyelan olarak, Aşırı sıcak olarak, Kuraklık olarak, Su kıtlığı olarak karşımıza çıkar.

Modern kent insanının en büyük yanılgılarından biri, doğanın yalnızca şehir dışındaki ormanlardan, denizlerden ve dağlardan ibaret olduğunu düşünmektir.

Aslında İstanbul’un ortasından geçen bir dere, Bir vadideki toprak, Mahalle arasındaki ağaç, Yağmur suyunu emen boş arazi, Kıyı şeridi, hepsi bir doğadır. Biz bunları birer birer ortadan kaldırıp yerlerine beton koyduğumuzda doğayı yok etmiş olmuyoruz. Hareket alanını daraltıyoruz. Ve sonra çok güçlü bir yağmur geliyor. Her şeyi alt üst ediyor. Ve biz buna DOĞAL AFET diyoruz.

Doğa intikam almaz. Ama doğa unutmaz. Doğanın bir hafızası vardır. Biz doğaya yaptığımız müdahalelerin faturasını ödüyoruz.

İstanbul’un son yağışlarda yaşadığı bu tablonun, belki de bize verdiği mesaj tam olarak budur:

Şehirleri doğaya rağmen büyütmeye devam edersek, bir gün doğanın şehirlerimizin içinde kendisine yeniden yer açmasına şaşırmamalıyız.

Çünkü mesele yağmurun yağması değil.
Mesele, yağmur yağdığında suya gidecek bir yer bırakıp bırakmadığımızdır.

Ercan ÇETİN

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans

9 Ekim 2026 Cuma

AŞİL TENDONU: MİTOLOJİ EFSANESİNDEN HAYATIN VE SPORUN GÖRÜNMEZ KAHRAMANI… İNSAN VÜCUDUNUN EN KRİTİK NOKTASINA

 

Aşil tendonunun adı, Antik Yunan Mitolojisindeki efsaneye göre Aşil’in (Achilles) annesi Thetis, oğlunu ölümsüz ya da yaralanmaz hâle getirmek ister. Bunun için onu kutsal kabul edilen Styx Nehri’ne batırır, çıkarır. Bunu yaparken Aşil’i topuklarından tutmaktadır. Bu şekilde bütün vücudu suya girmişken, suyun değmediği tek yer topuklar olur.

Yıllar sonra Truva Savaşı sırasında Aşil, vücuduna aldığı oklar ile savaşmaya devam ederken, atılan bir okun tam topuğuna yani savunmasız bölgesinden aldığı ölümcül yara sonucunda hayatını kaybeder. Bu nedenle zamanla “Aşil’in topuğu”, çok güçlü bir kişinin veya sistemin tek fakat kritik zayıf noktası anlamında kullanılan bir deyime dönüşmüştür.

Mitolojide Aşil’in en büyük zayıflığı topuğuydu; modern insan içinse aynı bölgedeki tendon, hareketin en büyük güç kaynaklarından biridir.

İnsan anatomisinde baldır kaslarını topuk kemiğine bağlayan güçlü tendona da daha sonra bu mitolojik bağlantı nedeniyle “Aşil tendonu” adı verilmiştir.

Aşil tendonu, baldır kaslarını topuk kemiğine bağlayan ve vücuttaki en güçlü/kalın tendonlardan biri olan yapıdır. Özellikle yürüme, koşma, zıplama ve ani hızlanma sırasında çok önemli görev üstlenir.

Koşarken veya futbol oynarken baldır kasların kasıldığında oluşan kuvvet Aşil tendonu üzerinden ayağa aktarılır. Bu sayede ayağınla zemini geriye doğru itip vücudunu ileri taşıyabilirsin.

Özellikle Futbol oynarken Aşil tendonu; Ani yön değiştirmelerde, Koşarken ayağın yerden ayrılması, Zıplama ve yere iniş, Durup tekrar hızlanma, Sprint ve birkaç adımda ani hızlanma gibi hareketlerde çok aktif rol oynamaktadır. Ayrıca, tendon sadece bir "ip" gibi kuvvet aktarmıyor. Koşu sırasında yay gibi enerji depolayıp geri verebiliyor. Bu da hareketin daha güçlü ve ekonomik olmasına katkı sağlıyor.

Spor yapmayan birinde de Aşil tendonu sürekli çalışır. Normal yürürken ayağı yerden itmek, hızlı yürümek, parmak ucuna yükselmek, merdiven çıkmak gibi hareketlerde görev alır.

Aşil tendonunun sakatlanması ve ciddi şekilde işlevini kaybetmesi durumunda kişi düz zeminde yürüyebilse bile ayağı güçlü şekilde yerden itmekte, parmak ucuna yükselmekte ve merdiven çıkmakta belirgin güçlük yaşayabilir.

Aşil tendonunu tamamen sakatlıktan korumanın garantili bir yolu yok. Ancak, alabileceğimiz bazı önlemler ile riskleri en aza indirebiliriz.

Spora iyi bir ısınma devresi ile hazırlanarak başlamak, Ani yük artışlarını yapmamak, Uygun ayakkabı kullanmak, Hareketliliği ihmal etmemek, Dinlenme ve toparlanmayı dengeli yapmak, Baldır kaslarını güçlendirmek, tendon bölgesinde vücudun verdiği erken sinyallere dikkat etmek gibi önlemleri alabiliriz.

Unutmayalım ki; efsanede Aşil’in sonunu getiren topuğuydu, bugün ise attığımız her güçlü adımın ardında onun adını taşıyan tendon var. Aşil’in hikâyesinden ders alarak; En güçlü yanınızı, en zayıf noktanıza dönüşmeden koruyun.

Ercan ÇETİN

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans

13 Haziran 2026 Cumartesi

GÖKYÜZÜNÜN HİÇ UYUMADIĞI YER: CATATUMBO ŞİMŞEKLERİ

Dünyanın bazı köşelerinde doğa, insanın hayal gücünü zorlayan gösteriler sunar. Ancak bunların arasında öyle bir olay vardır ki, ilk kez duyanlar bunun bir efsane olduğunu düşünebilir. Gökyüzünün geceler boyunca durmaksızın aydınlandığını, karanlığın binlerce şimşekle parçalandığını ve bu görsel şölenin neredeyse her gece tekrarlandığını hayal edin.
İşte Venezuela'da bulunan Maracaibo Gölü ile Catatumbo Nehri'nin buluştuğu noktada yaşanan Catatumbo Şimşekleri tam olarak böyle bir doğa harikasıdır.
Bu olağanüstü atmosfer olayı, sıradan bir yaz fırtınasına hiç benzemez. Yılın büyük bölümünde, hava karardıktan sonra başlayan şimşek gösterisi saatler boyunca devam eder. Gökyüzünde dakikada onlarca kez çakan yıldırımlar, geceyi adeta gündüze çevirir. O kadar parlaktırlar ki yüzlerce kilometre uzaklıktan görülebilirler. Tarih boyunca Karayip Denizi'nde seyreden denizciler bu ışıkları doğal bir deniz feneri gibi kullanmış ve bölgeye "Maracaibo Feneri" adını vermiştir.
Catatumbo Şimşekleri'nin en ilginç özelliklerinden biri ise çoğu zaman beklenen güçlü gök gürültülerinin duyulmamasıdır. Şimşeklerin büyük bölümü bulutların içinde veya çok yüksek irtifalarda gerçekleştiği için, uzaktan bakan bir gözlemci çoğu zaman yalnızca kesintisiz bir ışık gösterisi izler. Gökyüzü sürekli aydınlanırken ortalık şaşırtıcı derecede sakin kalabilir.
Peki neden tam da burada?
Bu sorunun cevabı bölgenin eşsiz coğrafyasında saklıdır. Maracaibo Gölü'nün çevresi yüksek dağlarla kuşatılmıştır. Karayip Denizi'nden gelen sıcak ve nemli hava göl havzasında birikir. Gece saatlerinde dağlardan aşağı inen daha serin hava kütleleri, göl üzerinde yükselen sıcak ve nemli havayla karşılaşır. Bu çarpışma, devasa kümülonimbus bulutlarının oluşmasına neden olur. Sonuç ise dünyanın en yoğun yıldırım faaliyetlerinden biridir. Bilim insanları ayrıca bölgedeki bataklıkların ve petrol yataklarının saldığı metan gazının da bu elektriksel aktivite üzerinde etkili olabileceğini öne sürmektedir. Ancak günümüzde en yaygın kabul gören açıklama, olayın temel nedeninin bölgenin topoğrafyası ve hava akımlarının oluşturduğu benzersiz atmosferik koşullar olduğudur.
Bu olağanüstü doğa olayı yalnızca doğa tutkunlarının değil, bilim insanlarının da ilgisini çekmektedir. Catatumbo bölgesi, kilometrekare başına yılda yaklaşık 250 yıldırım düşmesiyle dünyanın en yüksek yıldırım yoğunluğuna sahip noktası olarak Guinness Dünya Rekorları tarafından da tanınmıştır.
Her yıldırım çakışında atmosferde çeşitli kimyasal reaksiyonlar meydana gelir ve ozon oluşumu gerçekleşir. Ancak bu ozonun büyük bölümü atmosferin alt katmanlarında oluştuğundan, Dünya'yı zararlı güneş ışınlarından koruyan üst atmosferdeki ozon tabakasını doğrudan yenilediği söylenemez. Buna rağmen Catatumbo Şimşekleri, atmosfer kimyası açısından bilim insanlarının dikkatle incelediği eşsiz bir laboratuvar olmaya devam etmektedir.
Catatumbo Şimşekleri, doğanın ne kadar güçlü, karmaşık ve büyüleyici olabileceğini hatırlatan olağanüstü bir mirastır. İnsan teknolojisinin tüm ilerlemelerine rağmen, bazı doğa olayları hâlâ bizleri hayranlıkla gökyüzüne bakmaya zorlamaktadır.
Eğer bir gün yolunuz Venezuela'ya düşerse, Maracaibo Gölü kıyısında bir gece geçirip gökyüzünün bu kesintisiz ışık dansını izleme fırsatını kaçırmayın. Çünkü bazı manzaralar sadece görülmez; ömür boyu hatırlanır.

Arda ÇETİN
Eğitim ve Spor Ajans

10 Haziran 2026 Çarşamba

ERCAN ÇETİN: EĞİTİMCİ, SPORCU VE ARAŞTIRMACI YAZAR / TÜM YAZILARI


YAZILARIMI OKUMAK İÇİN YAZI BAŞLIKLARINA TIKLAYABİLİRSİNİZ. İLGİYLE, KEYİFLE VE DÜŞÜNEREK OKUMANIZ DİLEĞİYLE...


AŞİL TENDONU: MİTOLOJİ EFSANESİNDEN HAYATIN VE SPORUN GÖRÜNMEZ KAHRAMANI… İNSAN VÜCUDUNUN EN KRİTİK NOKTASINA













27 Mayıs 2026 Çarşamba

OMUZ KASLARINIZI KONTROL ETTİNİZ Mİ? KISA ÇIKARSA NE YAPMALIYIZ?


Teknolojik gelişmelerle birlikte günlük yaşamımızda, uzun süre masa başında çalışmak, telefona sürekli öne eğilerek bakmak, yanlış uyku pozisyonları, esneme hareketleri yapmadan spor yapmak, ön omuz ve göğüs kaslarının kısalmasına sebep olur. Ve omuzlar öne düşer.

Omuzlar… Hem estetik duruşun hem de günlük hareket kabiliyetinin gizli kahramanlarıdır.
Ama çoğu kişi omuz kaslarının kısa ya da gergin olduğunun farkında bile değil. İlk etapta nasıl anlayabiliriz? Eğer omuzlarınız doğal duruşta öne düşüyorsa, kollarınızı yukarıya kaldırırken zorlanıyorsanız, sırt ve boyun ağrıları sık sık oluyorsa, basit bir test yapalım: Duvara sırtınızı dayayın, kollarınızı yukarı kaldırın. Kollar duvara temas etmiyorsa ve çok zorlanıyorsanız, omuz çevresi kaslarınız büyük ihtimalle kısadır.

Ne yapmalıyız? Öncelikle duruşunuzu düzeltin. Omuzlar geride ve aşağıda, göğüs şişik değil rahat pozisyonda olmalı, boyun öne gitmemeli.

Dengeli antrenman, doğru esneme, doğru duruş. Burada altın kuralımız itiş kadar çekiş olmalıdır. Yani kollarımızla iterek yaptığımız çalışmanın aynısını çekerek de yapmalıyız.

Kısa kasları esnetmek yeterli değildir. Zayıf olanları da güçlendirmek gerekir. Bu konuda yapılabilecek düzenli antrenman egzersizleri ile ilgili bir program dahilinde çalışmalarınızı yapmalısınız.

Egzersiz yap, sağlıklı beslen, daha iyi bir beden istemek yerine, onun için çalış, Fit olmak bir hedef değil, yaşam biçiminiz olmalıdır.

Ercan ÇETİN 

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans

26 Mayıs 2026 Salı

GÜÇLÜ OLMAK SAĞLIKLI OLMAKLA BAŞLAR: SPOR VE SPORCU SAĞLIĞI

 

Spor yapmak sadece kas geliştirmek ya da formda görünmek değildir. Gerçek başarı, sağlıklı bir beden ve zihinle mümkündür. İster profesyonel sporcu ol, ister hobi amaçlı spor yap; sağlığını korumadan performansını artırman mümkün değildir.
Birçok spor sakatlığı aniden değil, yanlış antrenman alışkanlıkları nedeniyle oluşur. Isınmadan yapılan egzersizler, ani yük artışı ve yetersiz dinlenme en büyük risklerdir. Doğru teknik ve dengeli program, sakatlıkların önüne geçer.
Kaslar spor sırasında değil, dinlenirken gelişir. Kaliteli uyku ve toparlanma günleri performansı artırır, sakatlık riskini azaltır. Sürekli çalışmak değil, akıllı çalışmak kazandırır.
Antrenman sırasında kaslar gelişmez; gelişim dinlenme sürecinde gerçekleşir. Yetersiz dinlenme, zamanla performans düşüşüne ve sakatlıklara yol açar. Örneğin Günde 7-9 saat uyku. Haftalık dinlenme günleri. Aktif toparlanma (hafif egzersiz ve esnemeler) gibi sistematik çalışma programlarının uygulanması.
Dinlenmenin ihmal edilmesi durumunda aşırı antrenman sendromu (sürantreman) ortaya çıkabilir.
Motivasyon düşüklüğü, stres ve performans kaygısı sporcuların görünmeyen düşmanıdır. Zihinsel olarak iyi hissetmeyen bir sporcu, fiziksel olarak da zorlanır.
Yetersiz beslenme, ne kadar iyi antrenman yaparsan yap seni geriye çeker. Vücudun yakıta ihtiyacı var. O nedenle spor ile birlikte, yeterli ve dengeli beslenme güçlü ve sağlıklı olmanın temel şartıdır. Örneğin; Karbonhidrat Ana Enerji kaynağıdır, Enerji verir. Protein Kasları onarır ve gelişimini sağlar. Yağlar Hormon Dengesi ve uzun süreli enerji sağlar. Vitamin ve Mineraller bağışıklık sistemini arttırır. Su performansı korur.
Sporcu sağlığı; yalnızca profesyoneller için değil, spor yapan herkes için önemlidir. Sağlıklı bir beden ve zihin olmadan sürdürülebilir performans mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki en iyi sporcu, sakatlanmayan sporcudur.
‘’Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur’’
Sağlığınız için yaşamınızdan sporu eksik etmeyiniz.

Ercan ÇETİN

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans

25 Nisan 2026 Cumartesi

BEŞİKTAŞ VE TÜRK BAYRAĞI: BİR SEMBOL DEĞİL, SESSİZ BİR MÜCADELE TARİHİ

Beşiktaş Jimnastik Kulübü, yalnızca bir spor kulübü değil, aynı zamanda kökleri Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına uzanan bir mücadele ve vatanseverlik mirasının taşıyıcısıdır. Kulübün tarihindeki en güçlü sembollerden biri ise armasında yer alan Türk Bayrağıdır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Beşiktaşlı sporcuların bir kısmı cepheye gitmiş, kulüp binası ise farklı amaçlarla kullanılmıştır. Bu dönem, kulübün yalnızca sportif faaliyetlerle değil, ülkenin içinde bulunduğu zorlu süreçte aktif bir duruş sergilediği yıllar olarak hafızalara kazınmıştır. Bu fedakârlıklar, Beşiktaş’ın tarihine silinmez bir iz bırakmıştır.

Cumhuriyet’in ilanından sonraki ilk yıllarda, bu katkıların ve savaş dönemindeki duruşun bir karşılığı olarak Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün emriyle Beşiktaş armasına Türk Bayrağı ekleme hakkı tanındı. Beşiktaş’a özel bir arma düzenlemesi yapıldı. Bu kapsamda kulüp armasına Türk Bayrağı eklenmesi, Beşiktaş’ın milli mücadeledeki rolünün bir simgesi olarak kabul edilmiştir. Bu durum, kulübü diğer spor kulüplerinden ayıran tarihî bir özellik olarak görülür.

Armadaki bu değişiklik yalnızca bir tasarım tercihi değil, aynı zamanda bir anlam taşımaktadır. Siyah-beyaz renklerin yanına eklenen kırmızı-beyaz Türk Bayrağı, bağımsızlık, birlik ve vatan sevgisinin sembolü haline gelmiştir. Armanın her detayı, o dönemin ruhunu ve verilen mücadelenin hatırasını yansıtır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün spora ve gençliğe verdiği önem, bu tür sembolik değerlerin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Beşiktaş’ın Cumhuriyet’in ilk yıllarında taşıdığı rol, kulübün yalnızca sportif değil aynı zamanda toplumsal bir kimlik kazanmasına da katkı sağlamıştır.

Zaman içinde bu arma, Beşiktaş camiası için bir sembolden öte, bir aidiyet ve sorumluluk ifadesine dönüşmüştür. Tribünlerde dalgalanan her bayrak, yalnızca bir kulübü değil, aynı zamanda geçmişten gelen bir mücadele ruhunu temsil eder.

Bu nedenle “Neden sadece Beşiktaş armasında Türk Bayrağı var?” sorusu, aslında kulübün tarihsel anlatısına ve bu anlatının oluşturduğu algıya dayanır. Bu sembol, Beşiktaş’ın kendisini yalnızca bir spor kulübü olarak değil, tarihsel ve kültürel bir değer olarak konumlandırmasının bir parçasıdır.

Beşiktaş taraftarı için bu arma, kuşaktan kuşağa aktarılan bir mirastır. Her yeni nesil, bu sembolün yalnızca bir görsel olmadığını, arkasında bir tarih ve mücadele bulunduğunu öğrenerek büyür. Bu bilinç, kulübün kültürünün en güçlü unsurlarından biridir.

Siyahın hüznü, beyazın umudu ve kırmızının vatan sevgisiyle birleştiği bu kimlik, Beşiktaş’ı yalnızca bir futbol takımı olmaktan çıkararak daha geniş bir anlam alanına taşır. Her başarı, bu tarihsel ve sembolik yükle birlikte değerlendirilir.

Sonuç olarak Beşiktaş arması, yalnızca bir spor kulübünün logosu değil; fedakârlığın, vatan sevgisinin ve Cumhuriyet ile kurulan güçlü bağın bir ifadesidir. Bu nedenle Beşiktaşlılar için arma, geçmişten bugüne taşınan bir onur nişanıdır.

Arda ÇETİN

Uluslararası İlişkiler

Beykoz Eğitim ve Spor

Paşa Ajans

24 Nisan 2026 Cuma

BEYKOZ’DA ÇOCUKLAR İÇİN SPOR, GELİŞİM VE EĞLENCE:GK SPOR TAM GÜN YAZ SPOR OKULLARI


Beykoz’da çocukların yaz tatilini hem eğlenceli hem de verimli geçirebileceği kapsamlı bir organizasyon daha hayata geçti. GK Spor Kulübü bünyesinde düzenlenen Tam Gün Yaz Spor Okulları, Kavacık’taki Celal Aras Anadolu Lisesi Spor Salonu’nda Beykoz halkının hizmetine başladı.
Program; uzman, deneyimli ve pedagojik formasyona sahip Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenleri gözetiminde, genç ve dinamik antrenörler eşliğinde gerçekleştirilecek.
Kulüp koordinatörlerinden edinilen bilgilere göre yaz spor okulları iki dönem halinde düzenlenecek. Eğitimler hafta içi 5 gün boyunca, saat 09.00 ile 17.00 arasında yapılacak.
Dönem Tarihleri
  • 1. Dönem: 29 Haziran 2026 – 24 Temmuz 2026
  • 2. Dönem: 25 Temmuz 2026 – 21 Ağustos 2026
Program kapsamında çocuklara birçok farklı branşta eğitim verilecek. Basketbol, Yüzme, Cimnastik, Voleybol, Futsal, Judo, Tenis, Badminton, Masa Tenisi ve Atletizmin yanı sıra; Geleneksel Oyunlar, Drama, Beceri Koordinasyon çalışmaları ve Survivor Parkurları gibi eğlenceli aktiviteler de yer alacak.
Özellikle kıyasıya mücadelelere sahne olan Survivor parkurları ve takım etkinlikleri sayesinde çocuklar hem fiziksel gelişim sağlayacak hem de sosyal yönlerini güçlendirme fırsatı bulacak.
Veliler için de oldukça esnek seçenekler sunuluyor. Tercihlere göre:
  • Tam gün veya yarım gün,
  • Sabah ya da öğleden sonra,
  • Tek branş eğitimi,
  • Haftada 2, 3 veya 5 gün katılım
Gibi farklı program alternatifleri oluşturulabiliyor.
Ayrıca tam gün programa katılan öğrenciler için, ev yemeklerinden oluşan öğle yemeği ile ikindi kahvaltısı hizmeti de sunulacak.
GK Spor Kulübü’nün yaz spor okulları, çocukların yaz tatilini spor, disiplin, eğlence ve sosyal gelişimle iç içe geçirebileceği önemli bir fırsat olarak dikkat çekiyor.

KAYIT-BİLGİ-İLETİŞİM: 05538381103

26 Mart 2026 Perşembe

MODERN DÜNYAYA DİRENEN HALK: NENETLERİN GİZEMLİ SIRADIŞI YAŞAMI

Dünyanın en zorlu coğrafyalarından birinde, yılın büyük bölümünü dondurucu soğuklarla geçiren bir halk düşünün… Modern şehir hayatından kilometrelerce uzakta, doğayla iç içe ve onun kurallarına göre yaşayan bir topluluk: Rusya’nın kuzeyinde, özellikle Sibirya ve Yamal Yarımadası civarında yaşayan Nenetler.
En ilginç yönlerinden biri ise sürekli hareket halinde olmalarıdır. Yıl boyunca binlerce kilometre yol kat ederek ren geyiklerinin otlaklarını takip ederler. Bu göçler sırasında kullandıkları “çum” adı verilen konik çadırlar, birkaç saat içinde kurulup sökülebilir. Bu pratik yaşam tarzı, doğayla mükemmel bir uyum içinde geliştirilmiştir.
Nenetler, göçebe bir yaşam tarzını hâlâ sürdürebilen nadir topluluklardan biridir. Onların hayatı, büyük ölçüde ren geyikleriyle şekillenir. Bu hayvanlar sadece bir geçim kaynağı değil; aynı zamanda ulaşım, giyim ve beslenmenin de temelidir. Bir Nenet ailesinin zenginliği, sahip olduğu ren geyiği sayısıyla ölçülür.
Nenetlerin yaşamı, dışarıdan bakıldığında oldukça zor görünür. Kış aylarında sıcaklık -40 dereceye kadar düşebilir. Ancak onlar için bu, sıradan bir durumdur. Kürk giysiler, özel olarak hazırlanmış botlar ve doğadan öğrendikleri yöntemlerle bu sert koşullara uyum sağlarlar. Modern teknolojinin sınırlı olduğu bu bölgelerde, hayatta kalmak tamamen bilgi ve deneyime dayanır.
Beslenme alışkanlıkları da oldukça dikkat çekicidir. Çiğ veya donmuş ren geyiği eti tüketmek, onların günlük yaşamının bir parçasıdır. Bu hem enerji ihtiyacını karşılar hem de aşırı soğukta vücut direncini artırır. Aynı zamanda doğaya saygı, Nenet kültürünün temel taşlarından biridir; ihtiyaçları kadar tüketirler.
Belki de en etkileyici yanları, modern dünyaya rağmen geleneklerini koruyabilmiş olmalarıdır. Günümüzde birçok yerli topluluk hızla değişirken, Nenetler hâlâ atalarından kalan yaşam biçimini sürdürmeye çalışıyor. Elbette teknolojinin etkisi yavaş yavaş hissedilse de onların doğayla kurduğu güçlü bağ hâlâ ayakta.
Nenetlerin hikâyesi bize şunu hatırlatır: İnsan, doğayla savaşarak değil; onunla uyum içinde yaşayarak var olabilir. Belki de modern hayatın karmaşasında unuttuğumuz en önemli ders, buzun ortasında yaşayan bu halktan geliyor.

Çünkü bazen en zor koşullarda yaşayanlar, hayata en güçlü tutunanlardır.

Ercan ÇETİN

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans

3 Mart 2026 Salı

YARAMAZ DEĞİL, DUYULMAYAN BİR ÇOCUK

Çocuklarda davranış sorunları; sürekli karşı gelme, saldırganlık, kuralları ihlal etme, aşırı inatçılık, yalan söyleme ya da empati eksikliği gibi belirtilerle kendini gösterebilir. Uzmanlar bu tabloyu kimi zaman “karşıt olma-karşı gelme bozukluğu” ya da “davranım bozukluğu” başlıkları altında değerlendirir.
Ancak bir çocuğa etiket yapıştırmadan önce şu soruyu sormamız gerekir:
Bu çocuk bize ne anlatmaya çalışıyor?
Çocuklar, yetişkinler gibi duygularını kelimelerle ifade edemezler. İç dünyalarında yaşadıkları karmaşa çoğu zaman davranışlarına yansır. Boşanma süreci, aile içi çatışmalar, aşırı baskıcı ya da aşırı ilgisiz ebeveyn tutumları, akademik baskı, akran zorbalığı… Tüm bunlar bir çocuğun içinde birikir ve davranış olarak dışarı taşar.
Bir çocuk düşünün…
Sürekli öfkeli. Kurallara uymuyor. Okulda sorun çıkarıyor. Kardeşine vuruyor. Öğretmeniyle tartışıyor.
Çoğu zaman bu çocuk için kullanılan ilk kelime şudur: “Yaramaz.”
Oysa belki de o çocuk, duyulmayan bir cümlenin içinde yaşamaktadır.
Bir çocuğun davranışını düzeltmeye çalışırken yalnızca sonucu hedef almak genellikle yeterli olmaz. Ceza vermek, bağırmak, kıyaslamak ya da utandırmak kısa vadede baskı oluşturabilir; ancak uzun vadede öfkeyi, kırgınlığı ve güvensizliği büyütür.
Unutulmamalıdır ki:
Çocuklar en çok zorlandıkları zamanlarda en çok desteğe ihtiyaç duyarlar.
Günlük yaşamdan bir örnek:
Öğretmen deftere not düşmüş:
“Ders boyunca yerinde durmadı. Arkadaşına vurdu. Uyarılara rağmen konuşmaya devam etti.”
Anne akşam yorgun bir şekilde eve gelir, defteri görür ve kaşlarını çatar:
“Sen neden böylesin?”
O çocuk o anda iki şeyi öğrenir:
Yine anlaşılmadığını.
Yine yalnız olduğunu.
Oysa kimse sormaz: Bu çocuk ne yaşıyor?
Toplum olarak çoğu zaman cezayı çözüm sanıyoruz. Bağırmak, korkutmak, telefonu yasaklamak… Oysa davranışı bastırmak, duyguyu ortadan kaldırmaz. Sadece içeriye hapseder. Ve bastırılan duygu, bir gün daha güçlü bir öfke olarak geri dönebilir.
Asıl mesele şu:
Biz çocuğun davranışını mı düzeltmeye çalışıyoruz, yoksa çocuğun kendisini mi anlamaya çalışıyoruz?
Hiçbir çocuk “sorunlu” doğmaz.
Ama her çocuk anlaşılmadığında yalnızlaşır.
Bir çocuk “problem çıkarıyorsa”, belki de çözülmemiş bir problemin içindedir.
Belki de bir çocuğun hayatını değiştirecek cümle şudur:
“Belli ki bir şeyler seni çok zorluyor. Anlatmak ister misin?”
Davranışı bastırmak yerine, davranışın arkasındaki hikâyeyi duymaya hazır olmalıyız.
Ailelere Düşen Sorumluluklar
Tutarlılık:
Kurallar net ve istikrarlı olmalıdır. Bugün yasak olan yarın serbest olmamalıdır.
Model olmak:
Çocuk söyleneni değil, gördüğünü öğrenir. Sakin bir yetişkin, sakin bir çocuk yetiştirir.
Duyguyu davranıştan ayırmak:
“Bu davranış doğru değil” demek ile “Sen kötüsün” demek aynı şey değildir.
Profesyonel destek almak:
Davranışlar uzun süre devam ediyor ve çocuğun günlük yaşamını ciddi şekilde etkiliyorsa bir uzmandan destek alınmalıdır.
Öğretmenler, aileler ve toplum olarak çocukları yalnızca akademik başarı üzerinden değerlendirdiğimizde, onların duygusal dünyasını ihmal edebiliyoruz. Oysa ruh sağlığı; matematik notu kadar, hatta çoğu zaman daha da önemlidir.
Çünkü anlaşılmış bir çocuk, zaten öğrenmeye hazırdır.

Ercan ÇETİN

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans