İstanbul bir kez daha yağmura ve sulara teslim
oldu. 14–15 Ekim tarihlerinde etkili olan şiddetli yağışlarda yollar, alt
geçitler, evler ve iş yerleri sular altında kaldı; araçlar sel sularında mahsur
kaldı, bazı bölgelerde dereler taştı.
Fakat bütün bunların ardından yine aynı cümleyi
kurarsak meseleyi eksik anlatmış oluruz:
Çok yağmur yağdı, İstanbul’u sel bastı.
Gerçekten sorun sadece bu mu? yalnızca yağmur mu?
Yoksa yıllardır derelerin önünü kesen, toprağı
betonla kaplayan, vadileri yapılaşmaya açan, suyun doğal yollarını değiştiren
ve kentin organik yapısını bozan bizler miyiz?
Belki de asıl sormamız gereken soru şu:
İstanbul’u yağmur mu basıyor, yoksa yaptığımız
şehir mi yağmuru felakete dönüştürüyor?
Su, eski yolunu unutmaz.
Bir dere yatağına baktığımızda çoğu zaman
yalnızca içinden bugün su geçen dar bir kanal görürüz.
Oysa dere yatağı yalnızca derenin normal günlerde
kapladığı alan değildir. Şiddetli yağış geldiğinde suyun yayılacağı, taşacağı,
hızlanacağı ve sonunda ulaşacağı doğal güzergâhın bir parçasıdır.
İnsan bir dereyi beton duvarların arasına
sıkıştırabilir. Üstünü kapatabilir. Yanına yollar, siteler, alışveriş
merkezleri ve otoparklar yapabilir. Haritalardan adını bile silebilir.
Ama bütün bunlar suyun yüzyıllardır izlediği yolu
ortadan kaldırmaz.
İşte şu son yağışlarda tekrar bu gerçekle yüz
yüze geldik. Arnavutköy Bolluca’daki Alibey Deresi’nin taşması ve çevredeki
yolların su altında kalması, bu gerçeğin güncel örneklerinden biri oldu.
Ayamama Deresi’nin debisinin yükselmesi de yine İstanbul’un eski su yollarının
büyük yağışlarda nasıl yeniden kendisini hatırlattığını gösterdi.
Çünkü şehir planlarını insanlar çizer.
Suyun haritasını ise topoğrafya çizer.
Ve bazen yüz yıl önce çizilmiş doğal bir harita,
bugün hazırlanmış imar planından daha güçlüdür.
Doğal bir arazide yağmur yağdığında suyun önemli
bir bölümü toprağa süzülür. Toprak suyu emer. Bitkiler suyu tutar. Vadiler suyu
taşır. Sulak alanlar fazla suyu depolar. Dereler suyu denize ulaştırır. Yani
doğanın kendi içinde kurulmuş bir denge ve dolaşım sistemi vardır.
Fakat modern kentte bu sistemin yerine ne koyduk?
İşte cevabı: Asfalt, Beton, Binalar, Otoparklar, Yollar, Kaldırımlar, Yeraltı
yapıları.
Toprağın suyu emebileceği alan küçüldükçe yağmur
suyunun çok daha büyük bölümü yüzeyden ve çok daha hızlı biçimde akmaya başlar.
Bu kez birkaç saat içinde düşen yoğun yağışı
yalnızca mazgalların, boruların ve kanalların taşımasını bekleriz. Ama daha çok
bekleriz. Sonra sistem kapasitesini aştığında şaşırırız, sanki ilk kez
karşılaşıyor gibi; Nasıl oldu da burayı yine su bastı? Diye cevabını
bildiğimiz bir soruyu tekrar ederiz. Aslında cevap çoğu zaman gözümüzün
önündedir. SUYUN GİDECEĞİ YERİ VE YOLLARI BİZ KAPATTIK.
Bir şehrin de organik yapısı vardır. Şehirleri
yalnızca binalardan ve yollardan oluşan mekanik bir sistem gibi görmek,
maalesef yanlışların en büyüğü. Bir kent aynı zamanda yaşayan bir ekosistemin
üzerine kuruludur. Dereleri vardır, Vadileri vardır, Ormanları vardır, Toprağı
vardır, Yeraltı suları vardır, Kıyıları vardır, Rüzgâr koridorları vardır. Bunların
hepsi birbiri ile bağlantılıdır. İnsanoğlu bu bağlantıları sürekli kestiğinde
doğanın organik bütünlüğünü bozar.
Bir dereyi kanal haline getirip üzerine bina
yaptığımızda yalnızca görüntüyü değiştirmeyiz.
Bir vadiyi betonlaştırdığımızda yalnızca yeni
konut alanı yaratmayız.
Bir ormanı ortadan kaldırdığımızda yalnızca ağaç
kaybetmeyiz.
Doğanın birbirine bağlı çalışan parçalarından
birini sistemden çıkarırız.
Ve bir süre sonra bunun sonuçları başka yerlerde,
Sel olarak, Heyelan olarak, Aşırı sıcak olarak, Kuraklık olarak, Su kıtlığı
olarak karşımıza çıkar.
Modern kent
insanının en büyük yanılgılarından biri, doğanın yalnızca şehir dışındaki
ormanlardan, denizlerden ve dağlardan ibaret olduğunu düşünmektir.
Aslında
İstanbul’un ortasından geçen bir dere, Bir vadideki toprak, Mahalle arasındaki
ağaç, Yağmur suyunu emen boş arazi, Kıyı şeridi, hepsi bir doğadır. Biz bunları
birer birer ortadan kaldırıp yerlerine beton koyduğumuzda doğayı yok etmiş
olmuyoruz. Hareket alanını daraltıyoruz. Ve sonra çok güçlü bir yağmur geliyor.
Her şeyi alt üst ediyor. Ve biz buna DOĞAL AFET diyoruz.
İstanbul’un
son yağışlarda yaşadığı bu tablonun, belki de bize verdiği mesaj tam olarak
budur:
Şehirleri
doğaya rağmen büyütmeye devam edersek, bir gün doğanın şehirlerimizin içinde
kendisine yeniden yer açmasına şaşırmamalıyız.
Çünkü mesele
yağmurun yağması değil.
Mesele, yağmur yağdığında suya gidecek bir yer bırakıp bırakmadığımızdır.
Ercan ÇETİN
Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı
Yazar
Eğitim ve Spor Ajans











