hafıza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hafıza etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ekim 2026 Perşembe

DOĞA İNTİKAM ALMAZ, HAFIZASINI HATIRLATIR: İSTANBUL NEDEN YİNE SULAR ALTINDA

İstanbul bir kez daha yağmura ve sulara teslim oldu. 14–15 Ekim tarihlerinde etkili olan şiddetli yağışlarda yollar, alt geçitler, evler ve iş yerleri sular altında kaldı; araçlar sel sularında mahsur kaldı, bazı bölgelerde dereler taştı.

Fakat bütün bunların ardından yine aynı cümleyi kurarsak meseleyi eksik anlatmış oluruz:

Çok yağmur yağdı, İstanbul’u sel bastı.

Gerçekten sorun sadece bu mu? yalnızca yağmur mu?

Yoksa yıllardır derelerin önünü kesen, toprağı betonla kaplayan, vadileri yapılaşmaya açan, suyun doğal yollarını değiştiren ve kentin organik yapısını bozan bizler miyiz?

Belki de asıl sormamız gereken soru şu:

İstanbul’u yağmur mu basıyor, yoksa yaptığımız şehir mi yağmuru felakete dönüştürüyor?

Su, eski yolunu unutmaz.

Bir dere yatağına baktığımızda çoğu zaman yalnızca içinden bugün su geçen dar bir kanal görürüz.

Oysa dere yatağı yalnızca derenin normal günlerde kapladığı alan değildir. Şiddetli yağış geldiğinde suyun yayılacağı, taşacağı, hızlanacağı ve sonunda ulaşacağı doğal güzergâhın bir parçasıdır.

İnsan bir dereyi beton duvarların arasına sıkıştırabilir. Üstünü kapatabilir. Yanına yollar, siteler, alışveriş merkezleri ve otoparklar yapabilir. Haritalardan adını bile silebilir.

Ama bütün bunlar suyun yüzyıllardır izlediği yolu ortadan kaldırmaz.

İşte şu son yağışlarda tekrar bu gerçekle yüz yüze geldik. Arnavutköy Bolluca’daki Alibey Deresi’nin taşması ve çevredeki yolların su altında kalması, bu gerçeğin güncel örneklerinden biri oldu. Ayamama Deresi’nin debisinin yükselmesi de yine İstanbul’un eski su yollarının büyük yağışlarda nasıl yeniden kendisini hatırlattığını gösterdi.

Çünkü şehir planlarını insanlar çizer.

Suyun haritasını ise topoğrafya çizer.

Ve bazen yüz yıl önce çizilmiş doğal bir harita, bugün hazırlanmış imar planından daha güçlüdür.

Doğal bir arazide yağmur yağdığında suyun önemli bir bölümü toprağa süzülür. Toprak suyu emer. Bitkiler suyu tutar. Vadiler suyu taşır. Sulak alanlar fazla suyu depolar. Dereler suyu denize ulaştırır. Yani doğanın kendi içinde kurulmuş bir denge ve dolaşım sistemi vardır.

Fakat modern kentte bu sistemin yerine ne koyduk? İşte cevabı: Asfalt, Beton, Binalar, Otoparklar, Yollar, Kaldırımlar, Yeraltı yapıları.

Toprağın suyu emebileceği alan küçüldükçe yağmur suyunun çok daha büyük bölümü yüzeyden ve çok daha hızlı biçimde akmaya başlar.

Bu kez birkaç saat içinde düşen yoğun yağışı yalnızca mazgalların, boruların ve kanalların taşımasını bekleriz. Ama daha çok bekleriz. Sonra sistem kapasitesini aştığında şaşırırız, sanki ilk kez karşılaşıyor gibi; Nasıl oldu da burayı yine su bastı? Diye cevabını bildiğimiz bir soruyu tekrar ederiz. Aslında cevap çoğu zaman gözümüzün önündedir. SUYUN GİDECEĞİ YERİ VE YOLLARI BİZ KAPATTIK.

Bir şehrin de organik yapısı vardır. Şehirleri yalnızca binalardan ve yollardan oluşan mekanik bir sistem gibi görmek, maalesef yanlışların en büyüğü. Bir kent aynı zamanda yaşayan bir ekosistemin üzerine kuruludur. Dereleri vardır, Vadileri vardır, Ormanları vardır, Toprağı vardır, Yeraltı suları vardır, Kıyıları vardır, Rüzgâr koridorları vardır. Bunların hepsi birbiri ile bağlantılıdır. İnsanoğlu bu bağlantıları sürekli kestiğinde doğanın organik bütünlüğünü bozar.

Bir dereyi kanal haline getirip üzerine bina yaptığımızda yalnızca görüntüyü değiştirmeyiz.

Bir vadiyi betonlaştırdığımızda yalnızca yeni konut alanı yaratmayız.

Bir ormanı ortadan kaldırdığımızda yalnızca ağaç kaybetmeyiz.

Doğanın birbirine bağlı çalışan parçalarından birini sistemden çıkarırız.

Ve bir süre sonra bunun sonuçları başka yerlerde, Sel olarak, Heyelan olarak, Aşırı sıcak olarak, Kuraklık olarak, Su kıtlığı olarak karşımıza çıkar.

Modern kent insanının en büyük yanılgılarından biri, doğanın yalnızca şehir dışındaki ormanlardan, denizlerden ve dağlardan ibaret olduğunu düşünmektir.

Aslında İstanbul’un ortasından geçen bir dere, Bir vadideki toprak, Mahalle arasındaki ağaç, Yağmur suyunu emen boş arazi, Kıyı şeridi, hepsi bir doğadır. Biz bunları birer birer ortadan kaldırıp yerlerine beton koyduğumuzda doğayı yok etmiş olmuyoruz. Hareket alanını daraltıyoruz. Ve sonra çok güçlü bir yağmur geliyor. Her şeyi alt üst ediyor. Ve biz buna DOĞAL AFET diyoruz.

Doğa intikam almaz. Ama doğa unutmaz. Doğanın bir hafızası vardır. Biz doğaya yaptığımız müdahalelerin faturasını ödüyoruz.

İstanbul’un son yağışlarda yaşadığı bu tablonun, belki de bize verdiği mesaj tam olarak budur:

Şehirleri doğaya rağmen büyütmeye devam edersek, bir gün doğanın şehirlerimizin içinde kendisine yeniden yer açmasına şaşırmamalıyız.

Çünkü mesele yağmurun yağması değil.
Mesele, yağmur yağdığında suya gidecek bir yer bırakıp bırakmadığımızdır.

Ercan ÇETİN

Eğitimci, Sporcu ve Araştırmacı Yazar

Eğitim ve Spor Ajans